Felsefenin öznesi Simon De Beauvoir’sız 31 yıl

HABER MERKEZİ- Feminizmin öncüsü Simon De Beauvoir hem kadın, hem de felsefenin “öznesi” olmak ve bunun mümkün olduğunu göstermek için bu meseleyi felsefenin alanına dahil etmek ister. Felsefenin sınırlarını ihlal ederek bu sınırları genişletir. “Bu bir kimlik mücadelesidir” diyerek, kadının da düşünce üretebileceğini bu düşünceyi üreterek gösterir.

“Sanatçının ifade edeceği bir dünya olması için o, öncelikle bu dünyada yer almalıdır; baskıcı ya da baskı altında, yılgın ya da isyankar, insanlar arasında bir insan” diyen modern feminizmin öncüsü Simone de Beavoir’in ölümünün ardından 31 yıl geçti. 9 Ocak 1908 yılında Paris’te dünyaya gelen Simone de Beauvoir Katolik ve ataerkil bir ailede büyür. Katolik Enstitüsü’nde matematik öğrenimi ve Sainte Marie Enstitüsünde yabancı dillerde yazın eğitimi gördükten sonra, Sorbonne’da felsefe eğitimi alır. Simone, 1929’da seçkin Ecole Normale Superieure’ye kayıt olan ve Sorbonne’da kurs almakta olan Jean-Paul Sartre ile tanıştı.

‘Kadın olunmaz kadın doğulur’

Kaleme aldığı ‘İki Cins’ ve ‘İkinci Cins’ kitapları ile modern feminizmin kurucusu sayılan Simone, “Kadın doğulmaz, kadın olunur” cümlesi ile ataerkilliğin yüzüne bir tokat, kadınlığın özgürleşme yürüyüşüne ise yeni bir ivme kazandırır. Varoluşçu felsefe deyince akla gelen ilk isimlerden Jean-Paul Sartre ile yaşadığı ilişkisi ise toplumsal cinsiyet normlarına cesur bir başkaldırı olarak yorumlanır.
Simone’nin feminist hayat anlayışından dolayı, bir erkeğe bağlanmanın aksine onda özgürleşmeyi amaç edindiği de söylenir. “Sartre’la karşılaştığım zaman, her şeyi kazandığıma inanmıştım. Onun yanında benim kendimi gerçekleştirmem başarısızlığa uğrayamazdı. Şimdi kendi kendime şunu söylüyorum: Kurtuluşu bir başkasında görmek, yıkılmanın en güvenli yoludur.”

‘En önemli eserim hayatımdır’

Tarihte her zaman kadının sapkın ve anormal canlılar olarak görüldüğünü iddia eden Simone, yaşamından öldüğü güne kadar ürettiği eserleri ile erkek aklı ile yazılan ‘sapkın’ ve ‘anormal’ kadın tarihini yıkmak için uğraşır. Öyle ki ”En önemli eserim, hayatımdır” diyerek varoluşu ile dahi cins mücadelesine sunduğu katkıyı dile getirir. Feminizmin öncüsü Simon De Beauvoir hem kadın, hem de felsefenin “öznesi” olmak ve bunun mümkün olduğunu göstermek için bu meseleyi felsefenin alanına dahil etmek ister. Felsefenin sınırlarını ihlal ederek bu sınırları genişletir. “Bu bir kimlik mücadelesidir” diyerek kadının da düşünce üretebileceğini bu düşünceyi üreterek gösterir.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra Modern Zamanlar isimli politik gazetede çalışan ve ölene dek bu gazetede editör olarak hayatına devam eden Simone, 14 Nisan 1986’da vefat eder. 1981’de Sartre’ın acı dolu son yıllarını anlattığı Veda Töreni’ni (Cérémonie Des Adieux) yazar. Kendisi de Paris’de Cimetière du Montparnasse Mezarlığına Sartre’ın yanına gömülür. Mezar taşında isimleri alt alta yazılır.

Simone, rutin bir günün içinde yaptığı çözümlemesinde şunları söylüyordu:

“Bir gün annemin bulaşıklarına yardım ediyordum. Annem tabakları yıkıyor, ben kuruluyordum. Mutfağın penceresinden, itfaiye barakaları ile başka evlerin mutfakları görünüyordu. Bu mutfaklarda da başka kadınlar, tavalar ovuyor, tencereleri parlatıyor, tabakları yıkıyor, sebze ayıklıyorlardı. Her gün öğle yemeği; akşam yemeği; her gün bulaşık; her gün temizlik; saatler boyu uzayan bir hiçlik; hiçlikten öte bir yere ulaşmayan bir sonsuzluk. Ben böyle yaşayabilecek miydim? Bir yandan tabakları dolaba yerleştirirken, ‘hayır’ dedim kendi kendime. Benim yaşantım, bir yerlere ulaşacak mutlak.”

Simone’nin kadınların klasik yaşantılarından yola çıkarak çözümlemeleri ise şimdi onun ardıllarına bir perspektif bir yol gösterici olarak yer alıyor.